Deneme
Arkadaşlar bu nedir ya? Yaşadığımız yüzyılın en önemli avantajı aslında büyük bir lanet mi?
Neyden bahsettiğimi muhtemelen biliyorsunuz. Konfor alanı… Teknoloji ya da internet ile de sınırlandırmıyorum bunu. Bazen telefonunu çıkart diyen dayılar gibi hissediyorum kendimi…
Ben Z kuşağı denilen bu kavmin bir parçasıyım aslında. Ben seçmedim bu zamanda doğmayı. Kimse bana sormadı ama doğum işte. Kendi kendime yazı yazmaya ilk başladığımda ortaokuldaydım, ellerim nasır tutar su toplardı üç beş sayfa yazıktan sonra. Sonra kendime söylenerek bırakırdım yazmayı, halt mı var bu kadar yazıyorsun diye. O zaman da bilgisayarımız vardı. Windows XP, Office 2007… Vardı ve sağ ayağımın başparmağıyla açardım bilgisayarı, annem de hep kızardı. Açılması uzun sürdüğünden yazı yazarken bile kastığı için ya da klavyede daha yavaş yazdığım için hep kağıt kalem kullanırdım. Artık devir değişti, ülkenin en zor teknik üniversitesinde, en zor bölümlerden birinde okuyorum. Her gün derse giriyorum ama sınavdan sınava alıyorum kalemi elime. Klavyeyle yazmak çok daha hızlı. Hatta şu an bilgisayarımı açmakla zaman kaybetmemek için sevgilimin yılbaşı hediyesi olan kablosuz klavyeyi kullanıyorum, tabletime yazıyorum.
Zaman kaybetmemek…
En büyük bahanemiz bu değil mi? Eleştirdiğim bu şeyi ben de yapıyorum, samimiyetimi sorgularsanız hak veririm ya da kendimi de yerdiğim için teveccühünüze sığınırım. Zaman ne ara bu kadar önemli oldu? Tam sekiz saat uyumalıyız, şuna şu kadar vakit harcamalıyız, aman alışverişle vakit kaybetmeyelim… Alışverişle vakit kaybetmeyelim ama Instagram’da iki saat harcayalım tüm gün. Yok canım, tüm gün çalışıp didiniyoruz, telefonda geçen ufak zamanda da mı gözün var? Hem ben sadece tuvaletteyken bakıyorum Insta’ya… Farkında mısınız, eskiden insanlar düşünürdü. Bir laf var, affınıza sığınarak bahsedeceğim burada ama çok da severim: “Türk’ün aklı ya kaçarken ya sıçarken çalışırmış.” Ya tuvalette bile çalıştırmıyoruz aklımızı, düşünmüyoruz, elimizdeki o aletle kendimize bir konfor alanı yaratmışız. Dans eden kedileri izliyoruz… Allah aşkına, soruyorum, biz ne yapıyoruz?
Eskiden tatlı isterdi canım, iki gün yalvarırdım anneme bir tatlı yap diye, onu da yemenin zevki bir farklı olurdu. Yemek Sepeti diye bir şey var, uygulamayı hiç bilmeyen ayda üç kere yemek söylüyor, açıyorum uygulamayı, saat isterse gece dört olsun, yarım saat sonra kapında. Diyelim yarım saatte gelmedi, deliriyorum bir de on beş dakika gecikti diye. Yalvar yakar yediğim tatlının tadı yok ama. Getir diye bir zımbırtı var ya, bazen çok gerekli oluyor, hakkını yemeyeyim ama ekmeği bile Getir’den söyleyeceğiz ya. Zamanımız çok değerli ya, beş liralık ekmek için elli beş lira minimum sepet tutarı, artı altı doksan getirme ücreti vereceğiz. Bu mu konfor?
2000’li yılların başında doğmuş birisi olarak şuna kalıbımı basarım, bu böyle giderse bizim kuşak beş para etmez, ben dahil.
İnsan bir şeyi her gün her saat istediğinde yapabilirse ondan sıkılır, ne olduğunun bir önemi yok. Küçükken hafta sonunun gelmesini beklerdik dört gözle. Çünkü şifreli çocuk kanallarındaki çizgi filmler saat 7’de çıkardı cumartesi günleri (yanılmıyorsam) Star’da. Cumartesi günü saat 7’de deprem olsa kalmazdık ama o anı bir daha yaşayamayacağımız için büyük bir neşeyle dandik casio saatin bipbip sesi ile uyanırdık. YouTube onu da öldürdü sağ olsun. Kalan üç beş gram televizyon zevkini de Netflix’ten sonra peydah olan internet yayıncılığı harap etti. Artık dizi izlemek film izlemek, hatta bilimsel ya da sanatsal bir yayın izlemek bile sadece başka bir şey yaparken bir ses olmaya başladı bizim için. Yemek yapıyorum, şuradan bir podcast açayım da canım sıkılmasın oldu. Binlerce, hatta milyonlarca dolarlık yapımları ayda 49.99 vererek tuvalette izliyoruz. Bu bizim konfor alanımız. En son ne zaman sinemaya gittiniz? Tiyatroya? Ha, kimisi gidiyor tiyatroya. Bir duayen gelmiş diye. Pijamayla gidiyor ama. Öl ya, lütfen. Tiyatroya pijamayla gidiyorsan öl. Konforlu ya pijamayla gezmek. Ayrılmaz konforundan, o alanı küçük bey/hanım bedeller ödeyerek yarattı. Bedel ödeyerek yarattığımız bu güvenli alanları sıkılarak yıkmak zorundayız.
Sıkılmak… Kilit kelime. Çalışmak istemiyorum, canım sıkılıyor. Ders dinlemek istemiyorum, çok sıkıldım. Yapacak bir şeyim yok, arkadaşlarıma yazayım, biriyle falanca yere gideyim, canımın sıkıntısı geçsin… Geçmesin ya şu canının sıkıntısı. Lütfen geçmesin. Rezil rüsva zaman harcıyoruz canımızın sıkıntısı geçsin diye. Lütfen geçmesin. Canımız sıkılsın biraz, düşünmeye vaktimiz olsun. Bir adım geriye atalım ve bakalım şu yaşadığımız hayata. Bunu sıkılmaktan nefret eden birisi söylüyor ya lütfen kulak ver. Ben sırf sıkıldığım için kod yazmayı bıraktım. Sıkıldım, sevgilim gelsin yanıma, özledim. Özle! Özle biraz.
Öyle bir daire çiziyoruz ki etrafımıza, merkezinde biz varız. O toz pembe dairemizin içinde her şey istediğimiz gibi oluyor. Ufak bir pürüz olduğunda ayy, moralim çok bozuk oluyor. Dünya bizim için dönmüyor ama biz konfor alanımızın merkezine kendimizi koyuyoruz. Bu tezat sıklıkla başınıza iş açmıyor mu? Özlemen gerekiyorsa özleyeceksin, üzülmen gerektiğinde üzüleceksin, çalışman gerekince çalışacaksın ya. Sıkılmayı bileceksin.
Hiç mi sıkılmıyorlardı o deli manyak adamlar dünyayı yerinden oynatacak teknolojileri geliştirirken? Sıkılacaksın, yapman gerekeni yapacaksın. Şu konfor alanını yırtıp atacaksın. İşte o zaman huzurlu olacaksın.
Orijinal Link: https://bubisanat.com/posts/konfor-alaninin-laneti